“Ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak ‘tüketilmek’ istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insanoğluna gezegenimizdeki varoluş sebebini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.”1 Sanat varoluş sebebimizin amacını anlamaya yönelik göstergeler sunarken, yüzümüze tokat gibi çarpıyor, insanı kendisine dönüp bakmasına teşvik ediyor. İnsanlıktan çıkmış “hiperinsan”ı bile kendine getirmeyi biliyor.
Sanat
tarihinde meta olarak tüketilmek, satılmak, müzelerde boy göstermek istemeyen
birçok akım yer aldı. Örneğin; Arte Povera (yoksul
sanat), müzeciliğe, asil malzemeye (bronz,
gümüş, vs.), burjuva tarafından eserlerinin alınmasına karşı olarak
eserlerini buluntulardan, doğadan oluşturdular. Eserlerini, insanın kendisine
dönüp bakması, bir canlı ve doğanın bir parçası olduğunu hatırlatmak için
ürettiler. Her ne kadar burjuvaziye karşı olsalar da ve bireye kendisini
hatırlatma için işler üretseler de, şimdi dünyanın en büyük müzelerinde
eserleri sergileniyor. İnsanlar galerilerde “yoksul sanatın” eserlerini izlemek
için bilet alıyorlar. Fakat karşılarına sokakta kolayca bulunabilen yığınlar çıkıyor.
Ve ne kadar çarpık bir düzenin parçaları olduğumuzu, kendimizden ne kadar da
uzaklaştığımız gösteriyor bize. Bir performans sanatçısı olan Orlan da, erkek
iktidarının güzellik kavramını ve modern batı toplumlarında kadın öznenin
kuruluşunu eleştirmek için bir dizi estetik ameliyatla vücudunu ve yüzünü
yeniden biçimlendirdi. Diğer kadınlar estetik cerrahiyi gençleşmek ve genel
kabul görmüş, standartlaşmış türde bir güzelliğe sahip olmak için kullanırken,
Orlan bu estetik ameliyatları güzellik kavramını yeniden yapılandırmak ve kendi
tarzına uygun bir şekilde bu kavramı yeni baştan yaratmak için kullandı. Eylem
sanatçısı Hermann Nitsch’in kanlı işleri ise insanoğlunun bu yüzyılda
gerçekleştirdiklerinin, geçmişte yaptıklarından daha az şiddet ve vahşet
içermediğini hatırlatmaktı.
Bahsedilen
sanatçı ve akımlar çok yakın bir geçmişin değerleri, oysa daha da öncesine ilk
insana bakıldığında da Aristotales’in tespitini görmek mümkün olacaktır:
“Büyücü büyüsünü yaparken vermek istediği hastalığın son saatlerindeki acıyı
önceden bezetliyor. Toprağın üzerinde kıvranıyor, acı içinde inliyor. Ancak
etkilerinin benzerini yaparak kendinden beklenen işi yerine getirecektir büyü.”
İşte Ruth Benedict‟in “Patterns of Culture” aldı kitabından alınan bu paragraf
sanatın büyü gücünü açıkça ortaya koyuyor. Mimesis ve katharsis ile Havva’nın,
bilgi ağacından elmayı koparıp yemesiyle birlikte sonsuz bir gerçek arayışına
mahkûm edilen insanoğluna sanat eseri yol gösteriyor. Bize gezegenimizdeki var
oluş sebebimizi ve amacımızı gösteriyor.
“İnsan sanatta gerçeği, öznel deneyimler
sonucu sahiplenir. Bilimdeyse insan bilgisi, sonu olmayan bir merdivenin
basamaklarını tırmanır ve atılan her adımla dünya hakkındaki bilgiler yerlerini
yenilerine bırakır. Demek ki bu, nesnel ayrıntıların bilgisine dayanarak
birbiri üstüne, mantıken inşa edilen kavrayışların basamak basamak yükselen
yoldur. Buna karşın sanatsal kavrayış ve keşif, her seferinde dünyanın yeni ve
benzersiz bir görüntüsü, mutlak gerçeğin bir „hiyeroglifi‟ olarak ortaya çıkar,
kendini bir vahiy olarak sunar. Sanat, sanatçının bütün dünya yasalarını
sezgisel olarak yakalama arzusu şeklinde ortaya çıkar: güzellik ve çirkinlik,
insancıllık ve acımasızlık, sonsuzluk ve sınırlılık.”3 İnsanlara
sezgisel yaklaşan sanat, bilimden ve felsefeden daha yakındır. Bilim ve felsefe
gibi kuram ve metinlere, mantıklı düşünmeye sevk etmez. Sanat görüntüler
üretir, görüntülerle insana ulaşır. Özü anlatmak için biçimler yaratır. Doğanın
yarım bıraktığını biçimlerle tamamlar. Zıtlıkları kullanarak, mutlak gerçeğe,
daimi güzelliğe ulaştırır. “Bilimsel açıdan anlama, mantık ve akıl düzeyinde
uyuşma demektir; bir teoremi ispatlamaya benzeyen akılcı bir eylemdir. Öte
taraftan, bir sanatsal görüntüyü anlamak demek, duygusal, hatta zaman zaman, duygu-„üstü‟
düzeyde sanatsal güzelliğin benimsenmesidir.”4 Bilim evrene bütünsel
bakarak yaklaşır. Sanat ise en köşede kalmış ayrıntıları bize sunarak bütüne
ulaşmamızda yardım eder. Read, bilim ile sanatın bir birinden ayrı olmadığını,
yalnızca yöntemlerin ayrı olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre bilim de
sanatta, aynı gerçeklikle uğraşırlar; sanat gerçekliği betimler ve sergiler,
bilim ise açıklar. Aradaki fark imge farkıdır. Fakat gerçeğe ikisi birden aynı
noktada varmaya çalışır. İşte bu noktada Kant’ın yargı gücünden söz edebiliriz.
Yargı gücü eleştirisi, bilimsel ve düşünsel olarak iki şekilde karşımıza çıkar.
Tikelden tümele ulaşmamızı düşünsel yargı gücü sağlar. Düşünsel yargı gücü de
kendi içinde ikiye ayrılır: şeylerin kendisinin amacı ve şeylerin biçiminin
amacı. Şeylerin kendisinin amacı metafizik ve dinden bahseder. Şeylerin
biçiminin amacı ise bizi sanata, estetik yargıya ulaştırır. Biçimler bize
bütünü anlamak, öze ulaşmak için ipuçları verir. Biçimlerden, imgelerden yola
çıkarak var olan bilgimiz ve sezgilerimizle düşünürüz, tartışırız. Göstergeler,
çevremize ve kendimize bakmamıza, dünyayı bir mikroskop altında incelememize
yardım eder. Bir biçime, imgeye güzellik kavramı ile yaklaşırız. Sanat sanki
bütünselin bilgisine yakınlaştırır bizi. Bütün bu entropi içinde yatan amaca,
imgeler, biçimler ve göstergelerle ilerlememizi sağlar.
Sanat
bütünselliğe ulaşmamızı sağlarken bizle iletişim kurar, başkalarıyla iletişim
kurmamızı sağlar. İnsanlar sanat dilinin yardımıyla kendileri hakkında bilgi
verip başkalarının deneyimlerini benimseyerek birbirlerine ulaşmaya çalışırlar.
Tıpkı Tarkovski’nin Ayna filminde olduğu gibi. Birçok izleyicisi tarafından
aldığı olumsuz mektuplardan sonra Tarkovski’yi anlayan bir izleyicisinin
mektubu geçiyor eline. Bir kadın izleyicisi şunları yazıyordu: “ …Her şeyi;
bana acı veren, eksikliğini duyduğum, özlemini çektiğim her şeyi, beni bunaltan
veya sevindiren, beni mahveden ya da bana yaşama gücü veren her şeyi
filminizdeki bir aynadan izledim. Benim için ilk kez bir film gerçekliğin ta
kendisi olmuştu…” İşte Tarkovski tam da bundan bahsediyordu. Tarkovki filmleri
kapalı bir kutu gibi. Belki de seyircisinden gelen filmlerinin anlaşılmazlığına
yönelik onca mektup bu yüzden. Kendisinin de belirttiği gibi, “ bir başyapıt,
ne fazla soğuk, ne fazla sıcak; kendi içinde kapalı bir mekândır.”5
İnsanı sarsarak katharsisle içine, kapalı mekânına alabilir. Ve bir başyapıt
bireye bu şekilde ulaşarak amacına ulaşmış olur. “Sanat, ancak onun yardımıyla,
dünyada olup bitenleri görüp kavramamıza yardımcı olacak bir tür “dünyaya
açılan pencere”, sihirli bir küredir insanlar için. Bu bakımdan her gerçek
sanat yapıtını anlama bir keşiftir, insanda ve yaşamda bilinmeyenin
keşfedilişidir.”6 Her şey sonu gelmeyen bir oyunun parçası gibi.
Üzerine ne kadar tartışırsak tartışalım bir nihai sonuca, mutlak gerçeğe,
amacın kendisine ulaşamayacağız. Ama çabamız hiç bitmeyecek. Filmler çekilecek,
heykeller, resimler yapılacak, müzikler bestelenecek. Her geçen gün bilim yeni
bir şeyler ortaya koyacak. Green Peace, her gün eylemler yapacak ve birçoğumuz
görmezden gelecek. İnsanoğlu bir yandan varoluş sebebinin, mutlak gerçeğin
peşinden koşarken bir yandan da kendisini, çevresini yok etmeye devam edecek.
Ve sanatçı, pes etmeden insana insanı, doğasını anlatacak. Belki de bir eserle
karşılaştığında bir nebze kendisine gelecek. Ruhuna biraz daha yaklaşacak,
sadece bir et parçası olmadığını anlar gibi olacak. Simülakrlarla dolu dünyada
gerçeğe, “hakikat”e ulaşması için sanatı okuyacak, anlayacak ve kendisi gibilerle
iletişim kurma çabası içerisine girecek. Sanat, evrenin varoluş amacına ulaşmak
isteyen insanları bir araya getirecek.
KAYNAKÇA:
1, 2 Andrey
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Agora Kitaplığı, İstanbul, s.27
3 Andrey
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Agora Kitaplığı, İstanbul, s.28
4 Andrey
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Agora Kitaplığı, İstanbul, s.30
5 Andrey
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Agora Kitaplığı, İstanbul, s.35
6 Moissej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve
Sanat, Altın Kitaplar, İstanbul, 1982.s.437