Donald Kuspit’in Sanatın Sonu adlı kitabı üzerine
Postmodernizm
üzerine birçok kuramcı, sanatçı pek çok şey söyleyegeldi. Kimileri “iyi bir
şey” olduğundan, kimileri ise “kötü bir şey” olduğundan bahsettiler.
Yaşamımızdaki alanları bu tanımlamalara göre değerlendirebiliriz. Peki,
postmodernizmin sanat alanında nasıl bir etkisi olmuştur?
Donald
Kuspit’in “Sanatın Sonu” adlı kitabında konu edindiği aşağıdaki eserler,
post-sanatın bir örneği. Postmodern sanat içerisinde, bu şekilde, özellikle
kullanılan malzeme açısından bu tür eserlere rastlamak çok olağan. Donald
Kuspit estetiğin itibarını yitirdiği görüşünü savunuyor. Ama öncelikle de
postmodernizmin…
Odd Nerdrum, Bok Kayası,2001, Tuval üzerine yağlıboya,193,7*180,34cm
Odd Nerdrum, Bok Kayası,2001, Tuval üzerine yağlıboya,193,7*180,34cm
Postmodernizm;
modernden yararlanır, modernizm’e karşı bir eleştiri niteliği de olmasının yanı
sıra moderni dönüştürerek kullanır. Daima ileriyi hedef alan modernizm,
yenilikçidir. Postmodernizm de modern olanın ürettiklerinden faydalanır. Yiten,
kaybolan değerlerin, gizlenen gerçeklerin standartlaşmış hayat disiplinin
eleştirilmesi fikrini taşıyan bir anti-tezdir postmodernizm.
Modernizm
anlaşmayı amaç, tarihselliği hareket noktası, müzeyi bağlam, sanat-yapıtını da
biricik (benzersiz yetkinlik) olarak değerlendirmiştir. Postmodernizm için bu
değerler, çoktan tükenmiş tekrara yol açmaktan başka bir şey sağlamaz. Postmodernist
uygulamalarda (video ve fotoğraf da
dâhil, modernizmden farklı ya da modernizmin ihmal ettiği) çeşitli araç ve
yöntemler özellikle kullanılmaktadır.
Sanat yapıtı;
müzelerce tarihselleştirildiği, galerilerce de mala (meta) dönüştürüldüğü için nötrleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak
da postmodernist sanat, çeşitli mekânlarda, biçimlerde, dağınık ve dokusal,
kimi zaman da kısa ömürlü ve hatta iğrenç görünümlü olarak oluşturulmaktadır.
Sanatın yeri ve anlamı kadar, sanatçının işlev ve rolü de yeniden
biçimlendirilmektedir.
Arthur Danto’ya
göre sanatı bugün yeniden tanımlamak için, “eserin tarihini, nereden geldiğini,
kimin ürünü olduğunu ve anlamının ne olduğunu sorgulamak ve bilmek” gerekiyor.
“Kısacası bir eserin sanat olup olmadığına ortaklaşa karar verilir.”
Post-sanat
eserlerinde daraltılmış bir alanı konu aldığımızda, hayatın içerisindeki
önemsiz olaylar konu alındığından, hangi araç ve malzeme kullanıldığı önemli
değildir.
Sanattaki
Postmodernizmin başlıca öz-niteliklerinden birisi de biçemsel form ve
yöntemlerin çeşitliliğidir. Postmodernizmde; sanat biçimleri içerisinde
yatandan çok, bu biçimler arasındaki ilişkilerin araştırılması ve sıradan
nesnelerin de birer sanat ürünü olabileceği bir durum vardır.
Baudriallard’a
göre, “Sanat ile gerçekliğin arasındaki sınırların ortadan kalktığı, yeni bir
süreç başlamıştır; işte bu süreç postmodern süreçtir.” İşte bu noktada sorulan
bir soru: “Acaba bu, Sanat mı?” sorusudur.
Gerçeklik ve
sanatın iç içe geçmesi ile birlikte sanat kavramının sorgulanmasını sağlayan
eserlerden sadece ikisi Kiki Smith ve
Odd Nerdrum’un işleridir. Oysaki
gövde sanatı düşünüldüğünde birçok örnek verilebilir. Ve de her birinin
post-sanat içerisinde bir açıklaması vardır.
Hazır
nesnelerden, dışkılardan, günlük hayatta görülebilecek değersiz sayılabilecek
her şeyden sanat üretebilir post-sanatçılar, ki postmodernizmin getirdikleri de
budur: estetik değerleri hiçe sayarak görsel estetiği değil zihinsel
sorgulamayı esas almak.
Postmodernizmin
genel olarak estetik ölçütlerinden şu şekilde bahsedebiliriz. Estetik
ölçütlerin oluşmasında toplum değil, sanatçının kendi bilinci ön plandadır ve “sanat toplum içindir” yargısı tamamen
ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla, bir eser görünüşte ne kadar “iğrenç” olursa olsun, hiç bir ahlaki, dini
ya da siyasi dünya görüşünün değerlerine göre yargılanmamalıdır. Bu ilkenin
önemini, 1998’te New York’taki Brooklyn müzesinde gerçekleştirilmiş olan “Sensation” (Sansasyon/duyum) isimli
serginin yarattığı olaylara göz atarak anlayabiliriz: Chris Ofili yaptığı
Meryem tasvirinde malzeme olarak fil dışkısı kullanmış ve Meryem Ana’nın
etrafına vajinalar resmetmişti. Bunun üzerine, dönemin belediye başkanı Rudolph
Guiliani, koyu Katolik seçmen çevresini memnun etmek için müzeyi kapatma
tehditlerinde bulunmuştu. Bu siyasi saldırının karşılığını vermek için, tüm
sanat çevreleri seferber olup, sanatçı özgürlüklerini savunmuşlardı. Gündelik
yaşamdan herhangi bir nesne, bir durum, bir oluş sanatsal üretime direkt olarak
katılabilmekte.
“No Woman, No Cry” (1998), Chris Ofili
Anlamsız pek
çok görüntü bir arada sunulabilmektedir (kolaj,
pastiş, asemblaj gibi). Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği
yansıtma yerine belirsizlik ve kararsızlık esas alınmaktadır. Sanat ürününü
yaşamla birebir bağlantılı ve kavranması için belli bir öngörüyü oluşturma
ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Yaşamdaki kaos, farklı nesnelerin bir araya
gelmesiyle anlatılmak istenmiştir. Bireyin bütünleşmiş kişiliği, tutarlılığı
bir tarafa atılmakta, hümanist değerlerden ve yapısallıktan arındırılmış
kişilik, belirleyici olmakla beraber, modern hayatın bireyden alıp götürdüğü
değerlere duyulan özlem ve nostalji resmin konusu olmuştur. Yüksek sanat ile
kitle sanatı ayrımı ortadan kalkarken taklit ve yapıştırma sanatsal yapıtın
üretilmesinde ön plana geçmektedir. Sanat çok elitize olmaktan çıkarılmış,
kodları açık bir duruma getirilmiştir. Vurgu içerikten biçime ya da üsluba
kaydırılmıştır. Pastişlerle, kolâjlarla, asemblajlarla, tarihsel ya da bugüne
ait görüntüler bir araya getirilerek sunulmuştur. İroni duygusuyla ben bilinci
yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların
ortadan kalkması söz konusu olmuştur.
Modern
düşüncenin, değerleri metalaştırmakta olduğunu ve sanatı ise sanat değerinin
piyasa güçlerinin elinde olan, satın alınabilen bir eşyaya dönüştürdüğünü
savunan postmodernist hareket, bu nedenle, müze ve galeri sistemlerini de
eleştirmiştir. Karmaşık dil yapısı kullanan postmodernist hareket, seyirci ile
düşünsel anlamda, karşılıklı ilişki içine girmeye çalışmaktadır. Modernist
düşüncedeki sanat ürününün kendisine yönelme ve çevresiyle sınır oluşturma
görüsüne karsı olan postmodernist düşünce, bu yapıyı sanat eserinin bu
sınırlarını sorgulama yoluna gitmektedir. Postmodernist düşünce sisteminde ise;
sanat üretiminin özgünlüğüne karsı çıkılırken, sanat eserinin sadece sanatçının
ürünü olduğu görüsü yıkılarak; sanat eserinin oluşum sürecine izleyiciyi de
sokmakta, sanat eserinin yaratıcısı olarak; sanatçının üstünlüğüne karsı
çıkmaktadır. Sanatçının ürettiği çalışmaların galeri ya da müzelerde, yüzey
üzerindeki nesnelere dönüştüğünü düşünen postmodernist hareket, bu durumu,
sanat eserinin dış dünyadan koparılması ve oluşum sürecini tamamlaması olarak
görmektedir. Sanat eserindeki oluşum sürecini, eserin kendisinden daha önemli
kılan postmodern sanatçılar, sürekli kendi içerisinde dönüşüm ve süreç yasayan
doğayı sorgulama yoluna gitmekte, aynı zamanda sanatla doğa arasındaki
ilişkiyi, düşünsel anlamda da irdelemektedirler.
“18.yüzyılla
başlayan gerçekçilik ile birlikte insan; felsefenin öznesi olmaktan
çıkartılarak, bilimle; üstünde deney yapılan bir müessese haline gelmiştir. 20
yüzyılda beden; yeniden tanımlanarak, beden performansları; modern öncesi
taşkınlığa çıkan bir geri dönüşüm olmaktadır.” (Ferhat Özgür, 2005, panel konuşması)
Geçmişin geri
dönüşü olarak adlandırılan postmodernizm ise yine ilkel dönemlerin anlayışını
geliştirerek ‘beden’i bir sanat malzemesi olarak kullanmaktadır. Sanatçının
bedenini sanat malzemesi olarak görmesinde izleyiciyi tedirgin etme anlayışı
yatmakla birlikte; kimi zaman ise bedenin dayanma sınırları zorlanmaktadır.
Sanatçılar böylece bedenleri ile duygusal ve fiziksel yönden dayanma
sınırlarını ölçen performanslar gerçekleştirerek; yaşam ve ölüm arasındaki
sınırı irdelemektedirler. Eylemlerinde bedenleri hammadde olarak kullanmayı
seçenlerden Bruce Nauman, İngiliz sanatçı Dennis Oppenheim, Millica Tomic
vücutlarına uyguladıkları baskı ve zorlayıcılıklar karşısında, bedenlerinin
dayanıklılığını bir ölçü aleti olarak görmektedirler. Millica Tomic’in 1998
yılında gerçekleştirdiği; “I’am Millica Tomic”(Ben Millica Tomic) isimli video çalışması; sanatçının kendi bedeni
üzerinde, tehlikeli biçimde giderek çoğalan yaralanmalarının görüntülerinden
oluşmaktadır. Vücut sanatının diğer bir önemli sanatçılarından olan Orlan,
kendi bedeninin çeşitli bölgelerine uygulanan estetik ameliyatlar ile vücudunu
yalnızca araç olarak değil aynı zamanda sanat yapıtı olarak izleyiciye
sunmaktadır. Orlan “Erkek iktidarının güzellik kavramını ve modern batı
toplumlarında kadın öznesinin kurulusunu eleştirmek için. Vücudunu ve yüzünü
yeniden biçimlendirmektedir.”
Kristeva’nın
zillet kavramına, sanat eleştirisinde bir süredir başvurulmaktadır. Kiki Smith,
iç organlara, salgılara ve beden parçalarına yaptığı göndermelerle zillet
konusunda sıklıkla anılır. Örneğin Simon Taylor, Kiki Smith’in anne bedenine ve
üreme organlarına gönderme yapan çalışmalarını groteskle ilintilendirerek,
kültürün bedenin alt tarafını aşağılayan kentsoylu düzenini alt üst ettiğini
belirtir. Smith’in yapıtları, ‘bedenin dışarıya atmaya yönelik işlevleri
üzerine odaklanmakta ve kendi deyimiyle ‘benliğini-tanıma gerekliliğinin iğrenç
kaybı, etin, cinselliğin, sıvının kaybı’ ile açık bir ilişkiye girmekte. Smith,
kendi heykellerini nesnel, anatomik-klinik bakısın eleştirisi olarak
[algılamaktadır].’ Kadavraya benzer figürlerinde ise, Simgesel Düzen’de bir
yarık açan çürüme ve zillet görülebilir.
Karen Finley
ise, bedenin kültürel dramasını ve iktidara direnişini kendi bedeninde yeniden
canlandırır. The Constant State of Desire’da (1987), gerçekçi bir anlatının
yerine vecd halinde, yavru kuşları boğmayı düşleyen bir kadının tecavüz ve
ensest öykülerini performansında sunar. Anlattığı kadın için asıl sorun,
‘kadınlığını yansıtma biçimi’ ile edilgenligi ve arzu nesnesi olmayı
yadsımaktır.
Piero
manzoninin piyasadadki saçmalıkları protesto etmek için tasarlamış olduğu
“sanatçı dışkısı” Tate Gallery tarafından 35.000 euro’ya satın alındı. Tate
Gallery’nin basın sözcüsünün yorumuysa şöyle: “Manzoni bizim için çok akıllıca
bir yatırım oldu, hatta bu işten karlı çıktığımıza inanıyoruz. Bu eser, 20.
yüzyıl sanatının yol açtığı başlıca sorgulamalara ışık tutuyor: sanatçı/müellif
kavramları ve sanat üretimi konuları üzerinde düşünmemizi sağlıyor.”
Tracey Emin'in
ilk New York sergisi, New Yorklular için ilginç bir deneyim olur... Emin, kanlı
pedlerini ve tamponlarından oluşan bir yerleştirmeyle galeriye yerleşmiştir.
Tüm hayatını en özel ayrıntılarına kadar anlatarak sanatına malzeme yapan Emin'e,
muhafazakâr kesimden eleştiri gelmekte gecikmez: "Sanat bu kadar da ucuz
ve aşağılık olmamalıdır..." Chris Ofili de benzer bir tepkiyi New York'ta
yaşar. Fil dışkılarından oluşturduğu tablolarıyla... Brooklyn müzesinde açılan
Sensation isimli sergiye katıldığı fil dışkılı tablolara, ünlü New York
belediye başkanı Rudy Giuliani'den büyük tepki gelir. 1990'lı yıllarda Odd
Nerdum ve Kiki Smith'in dışkılarını yapan temizlik kadınları betimlemeleri ve
Gilbert ile George'un dev dışkı kurabiyeleri sergilemeleri oldu.
Bütün
tartışmalara rağmen her yıl dışkıların, çöplerin, anlık performansların yer
aldığı galeri ve müzeler yığınlarca izleyici akınına uğruyor. Herkes sanatın
her gün getirdiği yeni açılımları tartışıyor. Kapitalist sistem içerisinde her
şey tıkırında gibi aslında.
“Alan memnun satan memnun” sonuçta...



Elinize sağlık anlaşılması zor bir kitap
YanıtlaSil