27 Ocak 2014 Pazartesi

ALAN MEMNUN SATAN MEMNUN

Donald Kuspit’in Sanatın Sonu adlı kitabı üzerine


Postmodernizm üzerine birçok kuramcı, sanatçı pek çok şey söyleyegeldi. Kimileri “iyi bir şey” olduğundan, kimileri ise “kötü bir şey” olduğundan bahsettiler. Yaşamımızdaki alanları bu tanımlamalara göre değerlendirebiliriz. Peki, postmodernizmin sanat alanında nasıl bir etkisi olmuştur?

Donald Kuspit’in “Sanatın Sonu” adlı kitabında konu edindiği aşağıdaki eserler, post-sanatın bir örneği. Postmodern sanat içerisinde, bu şekilde, özellikle kullanılan malzeme açısından bu tür eserlere rastlamak çok olağan. Donald Kuspit estetiğin itibarını yitirdiği görüşünü savunuyor. Ama öncelikle de postmodernizmin…

             Odd Nerdrum, Bok Kayası,2001, Tuval üzerine yağlıboya,193,7*180,34cm


Kiki Smith, Tale, 1992, Balmumu, kökboya, kağıt hamuru, 406,4*58,42*58,42 cm


Postmodernizm; modernden yararlanır, modernizm’e karşı bir eleştiri niteliği de olmasının yanı sıra moderni dönüştürerek kullanır. Daima ileriyi hedef alan modernizm, yenilikçidir. Postmodernizm de modern olanın ürettiklerinden faydalanır. Yiten, kaybolan değerlerin, gizlenen gerçeklerin standartlaşmış hayat disiplinin eleştirilmesi fikrini taşıyan bir anti-tezdir postmodernizm.

Modernizm anlaşmayı amaç, tarihselliği hareket noktası, müzeyi bağlam, sanat-yapıtını da biricik (benzersiz yetkinlik) olarak değerlendirmiştir. Postmodernizm için bu değerler, çoktan tükenmiş tekrara yol açmaktan başka bir şey sağlamaz. Postmodernist uygulamalarda (video ve fotoğraf da dâhil, modernizmden farklı ya da modernizmin ihmal ettiği) çeşitli araç ve yöntemler özellikle kullanılmaktadır.

Sanat yapıtı; müzelerce tarihselleştirildiği, galerilerce de mala (meta) dönüştürüldüğü için nötrleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak da postmodernist sanat, çeşitli mekânlarda, biçimlerde, dağınık ve dokusal, kimi zaman da kısa ömürlü ve hatta iğrenç görünümlü olarak oluşturulmaktadır. Sanatın yeri ve anlamı kadar, sanatçının işlev ve rolü de yeniden biçimlendirilmektedir.

Arthur Danto’ya göre sanatı bugün yeniden tanımlamak için, “eserin tarihini, nereden geldiğini, kimin ürünü olduğunu ve anlamının ne olduğunu sorgulamak ve bilmek” gerekiyor. “Kısacası bir eserin sanat olup olmadığına ortaklaşa karar verilir.”

Post-sanat eserlerinde daraltılmış bir alanı konu aldığımızda, hayatın içerisindeki önemsiz olaylar konu alındığından, hangi araç ve malzeme kullanıldığı önemli değildir.

Sanattaki Postmodernizmin başlıca öz-niteliklerinden birisi de biçemsel form ve yöntemlerin çeşitliliğidir. Postmodernizmde; sanat biçimleri içerisinde yatandan çok, bu biçimler arasındaki ilişkilerin araştırılması ve sıradan nesnelerin de birer sanat ürünü olabileceği bir durum vardır.

Baudriallard’a göre, “Sanat ile gerçekliğin arasındaki sınırların ortadan kalktığı, yeni bir süreç başlamıştır; işte bu süreç postmodern süreçtir.” İşte bu noktada sorulan bir soru: “Acaba bu, Sanat mı?” sorusudur.

Gerçeklik ve sanatın iç içe geçmesi ile birlikte sanat kavramının sorgulanmasını sağlayan eserlerden sadece ikisi Kiki Smith ve Odd Nerdrum’un işleridir. Oysaki gövde sanatı düşünüldüğünde birçok örnek verilebilir. Ve de her birinin post-sanat içerisinde bir açıklaması vardır.

Hazır nesnelerden, dışkılardan, günlük hayatta görülebilecek değersiz sayılabilecek her şeyden sanat üretebilir post-sanatçılar, ki postmodernizmin getirdikleri de budur: estetik değerleri hiçe sayarak görsel estetiği değil zihinsel sorgulamayı esas almak.

Postmodernizmin genel olarak estetik ölçütlerinden şu şekilde bahsedebiliriz. Estetik ölçütlerin oluşmasında toplum değil, sanatçının kendi bilinci ön plandadır ve “sanat toplum içindir” yargısı tamamen ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla, bir eser görünüşte ne kadar “iğrenç” olursa olsun, hiç bir ahlaki, dini ya da siyasi dünya görüşünün değerlerine göre yargılanmamalıdır. Bu ilkenin önemini, 1998’te New York’taki Brooklyn müzesinde gerçekleştirilmiş olan “Sensation” (Sansasyon/duyum) isimli serginin yarattığı olaylara göz atarak anlayabiliriz: Chris Ofili yaptığı Meryem tasvirinde malzeme olarak fil dışkısı kullanmış ve Meryem Ana’nın etrafına vajinalar resmetmişti. Bunun üzerine, dönemin belediye başkanı Rudolph Guiliani, koyu Katolik seçmen çevresini memnun etmek için müzeyi kapatma tehditlerinde bulunmuştu. Bu siyasi saldırının karşılığını vermek için, tüm sanat çevreleri seferber olup, sanatçı özgürlüklerini savunmuşlardı. Gündelik yaşamdan herhangi bir nesne, bir durum, bir oluş sanatsal üretime direkt olarak katılabilmekte.
“No Woman, No Cry” (1998), Chris Ofili

Anlamsız pek çok görüntü bir arada sunulabilmektedir (kolaj, pastiş, asemblaj gibi). Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve kararsızlık esas alınmaktadır. Sanat ürününü yaşamla birebir bağlantılı ve kavranması için belli bir öngörüyü oluşturma ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Yaşamdaki kaos, farklı nesnelerin bir araya gelmesiyle anlatılmak istenmiştir. Bireyin bütünleşmiş kişiliği, tutarlılığı bir tarafa atılmakta, hümanist değerlerden ve yapısallıktan arındırılmış kişilik, belirleyici olmakla beraber, modern hayatın bireyden alıp götürdüğü değerlere duyulan özlem ve nostalji resmin konusu olmuştur. Yüksek sanat ile kitle sanatı ayrımı ortadan kalkarken taklit ve yapıştırma sanatsal yapıtın üretilmesinde ön plana geçmektedir. Sanat çok elitize olmaktan çıkarılmış, kodları açık bir duruma getirilmiştir. Vurgu içerikten biçime ya da üsluba kaydırılmıştır. Pastişlerle, kolâjlarla, asemblajlarla, tarihsel ya da bugüne ait görüntüler bir araya getirilerek sunulmuştur. İroni duygusuyla ben bilinci yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların ortadan kalkması söz konusu olmuştur.

Modern düşüncenin, değerleri metalaştırmakta olduğunu ve sanatı ise sanat değerinin piyasa güçlerinin elinde olan, satın alınabilen bir eşyaya dönüştürdüğünü savunan postmodernist hareket, bu nedenle, müze ve galeri sistemlerini de eleştirmiştir. Karmaşık dil yapısı kullanan postmodernist hareket, seyirci ile düşünsel anlamda, karşılıklı ilişki içine girmeye çalışmaktadır. Modernist düşüncedeki sanat ürününün kendisine yönelme ve çevresiyle sınır oluşturma görüsüne karsı olan postmodernist düşünce, bu yapıyı sanat eserinin bu sınırlarını sorgulama yoluna gitmektedir. Postmodernist düşünce sisteminde ise; sanat üretiminin özgünlüğüne karsı çıkılırken, sanat eserinin sadece sanatçının ürünü olduğu görüsü yıkılarak; sanat eserinin oluşum sürecine izleyiciyi de sokmakta, sanat eserinin yaratıcısı olarak; sanatçının üstünlüğüne karsı çıkmaktadır. Sanatçının ürettiği çalışmaların galeri ya da müzelerde, yüzey üzerindeki nesnelere dönüştüğünü düşünen postmodernist hareket, bu durumu, sanat eserinin dış dünyadan koparılması ve oluşum sürecini tamamlaması olarak görmektedir. Sanat eserindeki oluşum sürecini, eserin kendisinden daha önemli kılan postmodern sanatçılar, sürekli kendi içerisinde dönüşüm ve süreç yasayan doğayı sorgulama yoluna gitmekte, aynı zamanda sanatla doğa arasındaki ilişkiyi, düşünsel anlamda da irdelemektedirler.

“18.yüzyılla başlayan gerçekçilik ile birlikte insan; felsefenin öznesi olmaktan çıkartılarak, bilimle; üstünde deney yapılan bir müessese haline gelmiştir. 20 yüzyılda beden; yeniden tanımlanarak, beden performansları; modern öncesi taşkınlığa çıkan bir geri dönüşüm olmaktadır.” (Ferhat Özgür, 2005, panel konuşması)

Geçmişin geri dönüşü olarak adlandırılan postmodernizm ise yine ilkel dönemlerin anlayışını geliştirerek ‘beden’i bir sanat malzemesi olarak kullanmaktadır. Sanatçının bedenini sanat malzemesi olarak görmesinde izleyiciyi tedirgin etme anlayışı yatmakla birlikte; kimi zaman ise bedenin dayanma sınırları zorlanmaktadır. Sanatçılar böylece bedenleri ile duygusal ve fiziksel yönden dayanma sınırlarını ölçen performanslar gerçekleştirerek; yaşam ve ölüm arasındaki sınırı irdelemektedirler. Eylemlerinde bedenleri hammadde olarak kullanmayı seçenlerden Bruce Nauman, İngiliz sanatçı Dennis Oppenheim, Millica Tomic vücutlarına uyguladıkları baskı ve zorlayıcılıklar karşısında, bedenlerinin dayanıklılığını bir ölçü aleti olarak görmektedirler. Millica Tomic’in 1998 yılında gerçekleştirdiği; “I’am Millica Tomic”(Ben Millica Tomic) isimli video çalışması; sanatçının kendi bedeni üzerinde, tehlikeli biçimde giderek çoğalan yaralanmalarının görüntülerinden oluşmaktadır. Vücut sanatının diğer bir önemli sanatçılarından olan Orlan, kendi bedeninin çeşitli bölgelerine uygulanan estetik ameliyatlar ile vücudunu yalnızca araç olarak değil aynı zamanda sanat yapıtı olarak izleyiciye sunmaktadır. Orlan “Erkek iktidarının güzellik kavramını ve modern batı toplumlarında kadın öznesinin kurulusunu eleştirmek için. Vücudunu ve yüzünü yeniden biçimlendirmektedir.”

Kristeva’nın zillet kavramına, sanat eleştirisinde bir süredir başvurulmaktadır. Kiki Smith, iç organlara, salgılara ve beden parçalarına yaptığı göndermelerle zillet konusunda sıklıkla anılır. Örneğin Simon Taylor, Kiki Smith’in anne bedenine ve üreme organlarına gönderme yapan çalışmalarını groteskle ilintilendirerek, kültürün bedenin alt tarafını aşağılayan kentsoylu düzenini alt üst ettiğini belirtir. Smith’in yapıtları, ‘bedenin dışarıya atmaya yönelik işlevleri üzerine odaklanmakta ve kendi deyimiyle ‘benliğini-tanıma gerekliliğinin iğrenç kaybı, etin, cinselliğin, sıvının kaybı’ ile açık bir ilişkiye girmekte. Smith, kendi heykellerini nesnel, anatomik-klinik bakısın eleştirisi olarak [algılamaktadır].’ Kadavraya benzer figürlerinde ise, Simgesel Düzen’de bir yarık açan çürüme ve zillet görülebilir.

Karen Finley ise, bedenin kültürel dramasını ve iktidara direnişini kendi bedeninde yeniden canlandırır. The Constant State of Desire’da (1987), gerçekçi bir anlatının yerine vecd halinde, yavru kuşları boğmayı düşleyen bir kadının tecavüz ve ensest öykülerini performansında sunar. Anlattığı kadın için asıl sorun, ‘kadınlığını yansıtma biçimi’ ile edilgenligi ve arzu nesnesi olmayı yadsımaktır.

Piero manzoninin piyasadadki saçmalıkları protesto etmek için tasarlamış olduğu “sanatçı dışkısı” Tate Gallery tarafından 35.000 euro’ya satın alındı. Tate Gallery’nin basın sözcüsünün yorumuysa şöyle: “Manzoni bizim için çok akıllıca bir yatırım oldu, hatta bu işten karlı çıktığımıza inanıyoruz. Bu eser, 20. yüzyıl sanatının yol açtığı başlıca sorgulamalara ışık tutuyor: sanatçı/müellif kavramları ve sanat üretimi konuları üzerinde düşünmemizi sağlıyor.”

Tracey Emin'in ilk New York sergisi, New Yorklular için ilginç bir deneyim olur... Emin, kanlı pedlerini ve tamponlarından oluşan bir yerleştirmeyle galeriye yerleşmiştir. Tüm hayatını en özel ayrıntılarına kadar anlatarak sanatına malzeme yapan Emin'e, muhafazakâr kesimden eleştiri gelmekte gecikmez: "Sanat bu kadar da ucuz ve aşağılık olmamalıdır..." Chris Ofili de benzer bir tepkiyi New York'ta yaşar. Fil dışkılarından oluşturduğu tablolarıyla... Brooklyn müzesinde açılan Sensation isimli sergiye katıldığı fil dışkılı tablolara, ünlü New York belediye başkanı Rudy Giuliani'den büyük tepki gelir. 1990'lı yıllarda Odd Nerdum ve Kiki Smith'in dışkılarını yapan temizlik kadınları betimlemeleri ve Gilbert ile George'un dev dışkı kurabiyeleri sergilemeleri oldu.

Bütün tartışmalara rağmen her yıl dışkıların, çöplerin, anlık performansların yer aldığı galeri ve müzeler yığınlarca izleyici akınına uğruyor. Herkes sanatın her gün getirdiği yeni açılımları tartışıyor. Kapitalist sistem içerisinde her şey tıkırında gibi aslında.


Alan memnun satan memnun” sonuçta...

1 yorum: