27 Ocak 2014 Pazartesi

Meşrulaştırılmış acı, en tatlı olandır!

Medyanın görünenler ve söylenenler arasında yaratılan ikilemlerde etkisi büyüktür. Öyle ki hayatı sarmalayan bu durumla başa çıkılamadığından medyanın odağında, yaşadığını bile buradan tayin eden bireyler yaratılmıştır. Bunu ön görmüş olmalı ki,Nietzsche; yaşanılan gerçekliği ortadan kaldırıp yeni bir bellek, yeni bir gerçek yaratmak için Tanrı’ nın öldüğünü duyurduğunda; eğer Tanrı’yı öldürseydik belki de hakikate daha yakın olabilir, bu ikilemden kurtulabilirdik. Yanılsamaların hüküm sürdüğü, milyonlarca görüntünün çevremizi sardığı, gerçeklerin ortadan kalktığı dünyada gerçeklik kavramı sadece bir histen ibarettir. Gerçeklere sahip olmak önemli değil, düşünülen tek şey zamanın geçmesini sağlamak, reyting,para ve yaşama hissini kişiye verebilmektir. Kişinin gerçekliği; sabah kalkması, işe gitmesi, bisiklete binmesi ile sınırlı ve sadece okudukları, izledikleri, sosyal medyadan takip ettikleri ile bir bütün ve ancak o kadar gerçektir. Gerçeklik bu noktada sadece reflekslerden ibaret olup verilen his bireye yeterlidir.
Simülasyonlardan oluşan evrende gibi yapmak kavramı ön plandadır. Gibi yaparak herşey gizlenebilir. Başka diyarlarda olan gerçekler gizlenerek gibi yaparak asimile edilebilir. Bu tıpkı çok acı bir şeyden harika tadı olan bir şeymiş gibi bahsetmektir. Medya bize bunu sunmaktadır. Olanı olmayan, olmayanı olan gibi göstererek, gerçekleri saptırır. Bu durumda hakikate ulaşmak zorlaşır ve ikilemlerin kucağında sadece işe gidip gelen bireylerin yaratılması kaçınılmazdır. Bu, toplumun yok oluşu ve sadece birer kitleye dönüşümüdür. Gerçeklerden yoksun birey; kimliğini kaybederek hiçe dönüşür ve politikalar gereği toplum üzerinde etkili olan bir kavramın varlığı terörizmin varlığı ile bu elde edilir. Baudrillard’a göre; terörizmle medya birbirinin rehinesidir. Iktidarların varlıklarını kanıtlayabilmelerini sağlayan tek şeyin terörizm olduğudur.  Terörizm ile anlam yok edilir ve sadece ikna etmek önemlidir. Anlam yitiminin doğrudan iletişim araçları yani anlamı yok edip, ikna edici bir haber biçimine sokan kitle iletişim araçlarının müdahaleleriyle ilişkisi vardır. Seyretme arzusuyla uyanıkken görülen bir düşe sahit oluyoruz. İkna etmek için türlü numaralara (kanıtlar, izleyici yorumları, sosyal medya) başvurulması aslında durumun ne kadar hipergerçek olduğunun kanıtıdır. Anlam ve iletişim beraberinde bireyle hipergerçekleşmiştir.  Sürekli yenilenen ve yinelenen haberler gerçeklik katsayısının artabileceğini varsaymaktadır.  İletişim araçları ve hipergerçekleşmiş anlamlar birbirlerini yok etmişlerdir, anlam yitiminin gerçekleşmesi ve iletişim araçlarına bağımlılık birbirini emmişler ve birbirlerine karışmışlardır.  İçeriklerin erimesi, anlamın yok olması ve İletişim araçlarının giderek anlamsızlaşması insanı depresyona sürükleyebilir. Bu anlam kaymaları ve toplumsalın kitleler içinde kaybolması coğrafyada sürdürülen politikayla da doğrudan ilişkilidir. Yaratılan depresyonun sadece dünyada ve türkiyede örneklerini “occupy movement” adı altında izledik ve burada medyanın etkisi yadsınamazdı. Gerçekliklerin politikaların etkisiyle birlikte kaç tane farklı biçiminin olabileceğine tanık olduk ve anlık bildirimlerle gelen milyonlarca içerik arasından anlamlı ve hakikate biraz daha yakın olanların seçilmesine özen gösterildi ve ayrıca bunu Habermas’ın 1962’de kaleme aldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri,  tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araç, süreç ve mekânların tanımladığı hayat alanı” tanımına şahit olduk. Kamusal alanların yok oluşunda medyanın da payı büyüktü, ancak bu sefer önüne geçilemeyen, sanal bir kamusal alanın desteği ile somutlaşıp meydanara taşan güruhlar olduk. Çünkü çarpıtılan gerçekler, bir ağacın türlü  yalanlarla sökülmesinin somut bir kanıtıydı. Bunun hemen ardından da içeriklerin eritilmesi için büyük bir çaba harcandığına tanık olundu, ancak gerçeklik tam da olması gereken yerlerde, her şehir sakinin görmezden gelemeyeceği  şehirlerin merkezlerinde, kamusal alanlardaydı. Ayrıca toplumun düşünsel çeşitliliğinin tek bir seste birleştiğini gördük. Bu çeşitlilik siyaseten bir oyuna dönüşmüştür. Öteki ve biz olarak yapılan ayrım kavramların netleşmesi adına var olan önyargıdan kaynaklanmaktadır. Kategorileştirerek belleğimizde kişileri net bir yerlere oturtma ihtiyacı duyuyoruz, eğer yerleştirmiyorsak korkmaya başlıyoruz. İktidarların da çeşitli başkaldırılardan korkmaları ve çeşitli tanımlamalara ihtiyaç duymaları bu yüzdendir. Eğer ne olduğunu bilmediği bir grup ile karşı karşıyaysa kelime oyunlarıyla durumu netleştirmeye çalışır. Bunu son  örneğini çapulcu olarak adlandırılan ötekileştirilen grupla görmüş olduk. Ötekinin topluma dahil edilmesi gibi görülen çabaların başında asimilasyon gelmektedir. Asimile edilmeye çalışılan öteki ne topluma dahildir ne de tam anlamıyla özünü yaşamasına izin verilir. Dolayısıyla öteki arada kalarak kendi kendini yutmaya başlar ve en son bienalin konusunu oluşturan barbarlar olarak karşımıza çıkıverir. Tüm bu ötekiler birbirine gerçeklere sahip olma savaşlarıyla bağlıdırlar. Oyunun bir parçası halini almış ve oyun devam ettiği sürece sesini çıkarmayacak sadece kafasını sallayarak sunulan en acı şekerleri bile tatları harikaymışcasına yemek zorunda kalacaktır.


Kaynakça;
Habermas, Jürgen (1962) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İletişim Yayınları)
Zuhal Öker (2005) Baudrillard Bölümü, Karanlık Kadife ( Su yayınları)
Baudrillard Jean, Simülakrlar ve Simülasyon, Çev. Oğuz Adanır (Doğu Batı Yayınları)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder