Medyanın
görünenler ve söylenenler arasında yaratılan ikilemlerde etkisi büyüktür. Öyle
ki hayatı sarmalayan bu durumla başa çıkılamadığından medyanın odağında,
yaşadığını bile buradan tayin eden bireyler yaratılmıştır. Bunu ön görmüş
olmalı ki,Nietzsche; yaşanılan gerçekliği ortadan kaldırıp yeni bir bellek,
yeni bir gerçek yaratmak için Tanrı’ nın öldüğünü duyurduğunda; eğer Tanrı’yı
öldürseydik belki de hakikate daha yakın olabilir, bu ikilemden kurtulabilirdik.
Yanılsamaların hüküm sürdüğü, milyonlarca görüntünün çevremizi sardığı, gerçeklerin
ortadan kalktığı dünyada gerçeklik
kavramı sadece bir histen ibarettir. Gerçeklere sahip olmak önemli değil,
düşünülen tek şey zamanın geçmesini sağlamak, reyting,para ve yaşama hissini
kişiye verebilmektir. Kişinin gerçekliği; sabah kalkması, işe gitmesi,
bisiklete binmesi ile sınırlı ve sadece okudukları, izledikleri, sosyal
medyadan takip ettikleri ile bir bütün ve ancak o kadar gerçektir. Gerçeklik bu
noktada sadece reflekslerden ibaret olup verilen his bireye yeterlidir.
Simülasyonlardan
oluşan evrende gibi yapmak kavramı ön
plandadır. Gibi yaparak herşey gizlenebilir. Başka diyarlarda olan gerçekler
gizlenerek gibi yaparak asimile edilebilir. Bu tıpkı çok acı bir şeyden harika
tadı olan bir şeymiş gibi bahsetmektir. Medya bize bunu sunmaktadır. Olanı
olmayan, olmayanı olan gibi göstererek, gerçekleri saptırır. Bu durumda
hakikate ulaşmak zorlaşır ve ikilemlerin kucağında sadece işe gidip gelen
bireylerin yaratılması kaçınılmazdır. Bu, toplumun yok oluşu ve sadece birer
kitleye dönüşümüdür. Gerçeklerden yoksun birey; kimliğini kaybederek hiçe
dönüşür ve politikalar gereği toplum üzerinde etkili olan bir kavramın varlığı terörizmin varlığı ile bu elde edilir.
Baudrillard’a göre; terörizmle medya birbirinin rehinesidir. Iktidarların
varlıklarını kanıtlayabilmelerini sağlayan tek şeyin terörizm olduğudur. Terörizm ile anlam yok edilir ve sadece ikna
etmek önemlidir. Anlam yitiminin doğrudan iletişim araçları yani anlamı yok
edip, ikna edici bir haber biçimine sokan kitle iletişim araçlarının
müdahaleleriyle ilişkisi vardır. Seyretme arzusuyla uyanıkken görülen bir düşe
sahit oluyoruz. İkna etmek için türlü numaralara (kanıtlar, izleyici yorumları,
sosyal medya) başvurulması aslında durumun ne kadar hipergerçek olduğunun
kanıtıdır. Anlam ve iletişim beraberinde bireyle hipergerçekleşmiştir. Sürekli yenilenen ve yinelenen haberler
gerçeklik katsayısının artabileceğini varsaymaktadır. İletişim araçları ve hipergerçekleşmiş
anlamlar birbirlerini yok etmişlerdir, anlam yitiminin gerçekleşmesi ve iletişim
araçlarına bağımlılık birbirini emmişler ve birbirlerine karışmışlardır. İçeriklerin erimesi, anlamın yok olması ve
İletişim araçlarının giderek anlamsızlaşması insanı depresyona sürükleyebilir. Bu
anlam kaymaları ve toplumsalın kitleler içinde kaybolması coğrafyada sürdürülen
politikayla da doğrudan ilişkilidir. Yaratılan depresyonun sadece dünyada ve
türkiyede örneklerini “occupy movement” adı altında izledik ve burada medyanın
etkisi yadsınamazdı. Gerçekliklerin politikaların etkisiyle birlikte kaç tane
farklı biçiminin olabileceğine tanık olduk ve anlık bildirimlerle gelen
milyonlarca içerik arasından anlamlı ve hakikate biraz daha yakın olanların
seçilmesine özen gösterildi ve ayrıca bunu Habermas’ın 1962’de kaleme aldığı
“Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında “Özel şahısların, kendilerini
ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araç,
süreç ve mekânların tanımladığı hayat alanı” tanımına şahit olduk. Kamusal
alanların yok oluşunda medyanın da payı büyüktü, ancak bu sefer önüne
geçilemeyen, sanal bir kamusal alanın desteği ile somutlaşıp meydanara taşan
güruhlar olduk. Çünkü çarpıtılan gerçekler, bir ağacın türlü yalanlarla sökülmesinin somut bir kanıtıydı. Bunun
hemen ardından da içeriklerin eritilmesi için büyük bir çaba harcandığına tanık
olundu, ancak gerçeklik tam da olması gereken yerlerde, her şehir sakinin
görmezden gelemeyeceği şehirlerin
merkezlerinde, kamusal alanlardaydı. Ayrıca toplumun düşünsel çeşitliliğinin
tek bir seste birleştiğini gördük. Bu çeşitlilik siyaseten bir oyuna
dönüşmüştür. Öteki ve biz olarak yapılan ayrım kavramların netleşmesi adına var
olan önyargıdan kaynaklanmaktadır. Kategorileştirerek belleğimizde kişileri net
bir yerlere oturtma ihtiyacı duyuyoruz, eğer yerleştirmiyorsak korkmaya
başlıyoruz. İktidarların da çeşitli başkaldırılardan korkmaları ve çeşitli tanımlamalara
ihtiyaç duymaları bu yüzdendir. Eğer ne olduğunu bilmediği bir grup ile karşı
karşıyaysa kelime oyunlarıyla durumu netleştirmeye çalışır. Bunu son örneğini çapulcu
olarak adlandırılan ötekileştirilen grupla görmüş olduk. Ötekinin topluma dahil
edilmesi gibi görülen çabaların başında asimilasyon gelmektedir. Asimile
edilmeye çalışılan öteki ne topluma dahildir ne de tam anlamıyla özünü
yaşamasına izin verilir. Dolayısıyla öteki arada kalarak kendi kendini yutmaya
başlar ve en son bienalin konusunu oluşturan barbarlar olarak karşımıza çıkıverir. Tüm bu ötekiler birbirine gerçeklere
sahip olma savaşlarıyla bağlıdırlar. Oyunun bir parçası halini almış ve oyun
devam ettiği sürece sesini çıkarmayacak sadece kafasını sallayarak sunulan en
acı şekerleri bile tatları harikaymışcasına yemek zorunda kalacaktır.
Kaynakça;
Habermas,
Jürgen (1962) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İletişim Yayınları)
Zuhal Öker (2005) Baudrillard Bölümü,
Karanlık Kadife ( Su yayınları)
Baudrillard Jean, Simülakrlar ve Simülasyon,
Çev. Oğuz Adanır (Doğu Batı Yayınları)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder