27 Ocak 2014 Pazartesi

“GEZİ” VE 13. İSTANBUL BİENALİ EKSENİNDE KAMUSAL SANAT


Ülkede büyük bir rant kavgası yaşanıyor. Her gün insanlar, sulak alanlar, havzalar, dağlar, arkeolojik alanlar ve kentlerdeki kamusal alanları, evleri için mücadele ediyor. Şehirdeki kamusal alanlar hızla alışveriş merkezlerine dönüştürülmeye çalışılıyor, çünkü yöneticiler kamusal alanı beton yığını ve para olarak görüyor. Bir diğer yandan kentsel dönüşüm adı altında gerçekleştirilen “soylulaştırma” politikası ile “barbar”lar diyerek ötekileştirilen kesim, yaşadıkları yerlerden karga tulumba sepetleniyor ve haksızlarmışçasına susturulmaya çalışılıyorlar. 




Tarlabaşı - İstanbul


Özellikle şehir merkezlerinin çevresindeki yerleşimler ve kamusal yerler ranta açık hale dönüştürülüyor. Habermas’ın 1962’de kaleme aldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında kamusal alan şöyle tanımlanmıştır: “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araç, süreç ve mekânların tanımladığı hayat alanı”. Tarlabaşı’nın dönüştürülmesi ve Taksim meydanının betonla kaplanması süreci, üstüne üstlük; bir avuç yeşile de el uzatılınca 31 Mayıs 2013 gecesinde Gezi Direniş’i başladı ve Habermas’ın tanımını ortaya koydu.



Gezi Parkı - Taksim - İstanbul



Kamusal alan ve sanatın birleşmesiyle ortaya çıkan kamusal sanat Türkiye’de genelde devlet ideolojisi odaklı olmuş ya da 1970 - 80’lerde yürütülen devlet destekli kamusal alan sergilerine dönüşmüştür. Ancak 1987’ye gelindiğinde İstanbul Bienali’nin başlamasıyla kamusal alanda sanatın özgürlüğe kavuştuğunu söyleyebiliriz. Avrupa kentlerinde kamusal alanlar şehrin en önemli, kentin ruhunu yansıtan yerleridir ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında kamusal alanlara ayrı bir önem verilmiştir. Hâlbuki kendini Avrupa seviyesinde görmek isteyen Türkiye’nin yöneticilerinin Gezi Parkı’nda yaşanan süreçle birlikte üretilen performansları, eylemleri, sokak sanatı örneklerini nasıl da yok etmeye çalıştığına şahit olduk. Çünkü kamusal alanlarda insanlar tek bir düşünce altında buluşunca iktidar için tehlikeli olabiliyordu. Kamusal alanlarda, meydanlar ve parkalarda bunlar yaşanırken; 13. İstanbul Bienali’nin de ayak sesleri daha yakından duyulmaya başlanmıştı. Özellikle dikkat çekti, çünkü konusu “Kentsel Dönüşüm ve Kamusal Sanat”tı. Kimileri “bu sene olmasın”, kimisi “ertelensin”, bir diğerleri “ ‘Gezi’de’ bulunan sanatçılar da dâhil olsun” dedi. Ancak bienal bu söylenenlerin dışında gerçekleşti. Fulya Erdemci XXI dergisindeki röportajında “ (…)kamusal alanlardaki her sanat projesinin varlık nedeni görünmeyen çelişkiyi ortaya çıkarmaktır.” diyor, bu cümle Türkiye’nin kamusal sanat algısına işaret ediyor. Çünkü kamusal alanda sanatın gitgide galerilere, müzelere hapsedilmesine şahit oluyoruz, hem de “Gezi” gibi bir kamu olayının ortasında.



2003 - İstanbul Bienali'nin kamusal alanlara dağılımı 


1987’de başlayan İstanbul Bienali’nde 2013’e gelindiğinde kamusal alan projelerinin sayısal olarak azaldığını görüyoruz. Bienalde kentsel dönüşümle birlikte boş kalan postaneler, adliyeler, tren istasyonları gibi yerler ve ayrıca Gezi Park’ı da kullanılacaktı; fakat bu gerçekleşemedi. Yerine; Salt Beyoğlu, Arter, Antrepo No:3, 5533 ve Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda güvenlikli bir şekilde sergiler izlenebilir hale getirildi. Böylece aklımızda kamusal sanata ilişkin kalan son eser, 8. İstanbul Bienal’inde Kolombiyalı sanatçı Doris Salcedo’nun Karaköy Yemeniciler Caddesi üzerindeki iki bina arasındaki boşluğa 1600 adet sandalye yerleştirdiği “Sandalyeler” adlı eseriydi. 




Doris Salcedo - Sandalyeler - 2003 / İstanbul Bienali

Bienalin kamusal alanlardan çekilmesine rağmen sergi mekânlarının ücretsiz yapılarak yeni kamusal alanlar yaratılmak istendiği vurgusu yapılsa da bu yetersiz kaldı. Aynı zamanda kentsel dönüşümün tartışıldığı bu Bienalin belki de bir yıl öncesinden hazırlanmış olan sanatçı listesi ve eserlerinin yanı sıra “Gezi”ye referans veren eserler de gözden kaçmamıştı. Hâlbuki “Gezi”ye birçok sanatçı dâhil olmuştu ve Bienale abone olmuş gibi işlerini sergileyen sanatçıların yanı sıra Gezi’deki sanatçılar ile bir birliktelik yapılsaydı çok daha yararlı, yaşayan bir “Kentsel Dönüşüm ve Kamusal Alanlarda Sanat” konulu Bienal hayata geçebilirdi. Koç Holding ve Eczacıbaşı Holding gibi Bienal sponsorlarının aynı zamanda kentsel dönüşümün ayağını oluşturan destekçileri olması ve Galata Özel Rum İlköğretim okulunda Sulukule’deki kent dönüşümü ile ilgili bir videonun oluşu her zamanki Bienal ironisini akla getirdi.



Halil Altındere - Harikalar Diyarı

 Sanat eserlerinin çeşitli mekanlarda (galeriler, müzeler) sergileniyor olması, bu eserlerin mekânsal işlevine göre değişebilir, ancak bienalin halktan uzak oluşu ve sadece rant amacı güden sponsorlarının desteği bienali gerçek bir sanat etkinliği yapmıyor. Böylesi bir ortamda belki de farkındalıktan söz etmek çok zorlaşıyor. 13. Bienal’de sponsorların bienalin önüne geçtiğini görüyoruz, hâlbuki daha önce gerçekleşen bienallere baktığımızda kamusal sanatı bienalin özgürleştirmesi söz konusuydu. Her yıl halkın katılımıyla gerçekleşen İstanbul Bienali açılışının bu yıl yapılmaması kamudan korkan bir sanat bienalinin göstergesiydi. 



2005 - Yaya Sergileri


2005 yılında Fulya Erdemci’nin küratörlüğünü yaptığı İstanbul sokaklarında gerçekleşen “Yaya Sergisi 2”de Kemal Önsoy’un Tünel Meydanı’ındaki Ayşe Erkmen’in heykeline yapığı ‘müdahale’ bir vandalist eyleme dönüşünce, Erdemci şöyle demişti: “Üzerine grafiti yapıldı, yolundu, tekme atıldı ancak sabotaja uğrayacağını düşünmemiştik. Bu sergi kamusal alanda, kentlinin ilgisini çekmek için hazırlanmış bir sergi. Bu da kentin bize verdiği cevap. Ancak sert ve şiddet dolu bir cevap.” Bienal planlanan mekânlardan geri çekilmeseydi, belki de kendi kamusallığını tekrar yaratmış olan kent bambaşka bir tepki verecekti.
Bienal tamamen “Gezi”den farklı bir gerçeklikte sürdü ve bitti. Kamu tarafından tüketilmedi bile ve zaten mekân sergilerinin “kamu”su belli çoğu zaman: akademisyenler ve sanat öğrencileri. Peki, tüm bunların ışığında geldiğimiz noktada şu soruları dillendirebiliriz: acaba başka bir Bienal mümkün mü “Gezi”den sonra sanatçının ve izleyicinin beklentileri değişebilir ve böylece kamusal alanlarda sanatın daha yaratıcı olması beklenebilir. Bienal, sponsor odaklı olmayan, gerçek dünyanın odağında, yeni söylemlere sahip sanatçılarla ve buna sahip çıkacak izleyici kitlesiyle tekrar kamusal alanlarda gerçekleştirilebilir mi?


                   

Kaynakça:
Ertaş,Hülya. Barbar Kent, XXI Dergisi, Sayı: 123 ( Ekim 2013), sfy:35
Arapoğlu,Fırat, Kentte Bienal Var Ama Kimin Umurunda, Genç Sanat, Sayı: 220 (Ekim 2013), syf: 38
Madra,Beral. Gezi’den Sonra Sanat, 11.07.2013, http://istanbulartnews.com/2013/07/11/geziden-sonra-sanat/
Habermas, Jürgen (1962) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İletişim Yayınları)
13.İstanbul Bienali Kataloğu
http://8b.iksv.org/2003/turkce.asp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder