Ülkede büyük
bir rant kavgası yaşanıyor. Her gün insanlar, sulak alanlar, havzalar, dağlar,
arkeolojik alanlar ve kentlerdeki kamusal alanları, evleri için mücadele
ediyor. Şehirdeki kamusal alanlar hızla alışveriş merkezlerine dönüştürülmeye
çalışılıyor, çünkü yöneticiler kamusal alanı beton yığını ve para olarak
görüyor. Bir diğer yandan kentsel dönüşüm adı altında gerçekleştirilen “soylulaştırma”
politikası ile “barbar”lar diyerek ötekileştirilen kesim, yaşadıkları
yerlerden karga tulumba sepetleniyor ve haksızlarmışçasına susturulmaya
çalışılıyorlar.
Özellikle şehir merkezlerinin çevresindeki yerleşimler ve kamusal yerler ranta açık hale dönüştürülüyor. Habermas’ın 1962’de kaleme aldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında kamusal alan şöyle tanımlanmıştır: “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araç, süreç ve mekânların tanımladığı hayat alanı”. Tarlabaşı’nın dönüştürülmesi ve Taksim meydanının betonla kaplanması süreci, üstüne üstlük; bir avuç yeşile de el uzatılınca 31 Mayıs 2013 gecesinde Gezi Direniş’i başladı ve Habermas’ın tanımını ortaya koydu.
Tarlabaşı - İstanbul
Özellikle şehir merkezlerinin çevresindeki yerleşimler ve kamusal yerler ranta açık hale dönüştürülüyor. Habermas’ın 1962’de kaleme aldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında kamusal alan şöyle tanımlanmıştır: “Özel şahısların, kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, tartıştıkları ve kamuoyu oluşturdukları araç, süreç ve mekânların tanımladığı hayat alanı”. Tarlabaşı’nın dönüştürülmesi ve Taksim meydanının betonla kaplanması süreci, üstüne üstlük; bir avuç yeşile de el uzatılınca 31 Mayıs 2013 gecesinde Gezi Direniş’i başladı ve Habermas’ın tanımını ortaya koydu.
Gezi Parkı - Taksim - İstanbul
Kamusal alan
ve sanatın birleşmesiyle ortaya çıkan kamusal sanat Türkiye’de genelde devlet
ideolojisi odaklı olmuş ya da 1970 - 80’lerde yürütülen devlet destekli kamusal
alan sergilerine dönüşmüştür. Ancak 1987’ye gelindiğinde İstanbul Bienali’nin başlamasıyla kamusal alanda sanatın özgürlüğe
kavuştuğunu söyleyebiliriz. Avrupa kentlerinde kamusal alanlar şehrin en
önemli, kentin ruhunu yansıtan yerleridir ve özellikle II. Dünya Savaşı
sonrasında kamusal alanlara ayrı bir önem verilmiştir. Hâlbuki kendini Avrupa
seviyesinde görmek isteyen Türkiye’nin yöneticilerinin Gezi Parkı’nda yaşanan süreçle birlikte üretilen performansları,
eylemleri, sokak sanatı örneklerini nasıl da yok etmeye çalıştığına şahit
olduk. Çünkü kamusal alanlarda insanlar tek bir düşünce altında buluşunca
iktidar için tehlikeli olabiliyordu. Kamusal alanlarda, meydanlar ve parkalarda
bunlar yaşanırken; 13. İstanbul Bienali’nin de ayak sesleri daha yakından
duyulmaya başlanmıştı. Özellikle dikkat çekti, çünkü konusu “Kentsel Dönüşüm ve Kamusal Sanat”tı.
Kimileri “bu sene olmasın”, kimisi “ertelensin”, bir diğerleri “ ‘Gezi’de’ bulunan sanatçılar da dâhil olsun”
dedi. Ancak bienal bu söylenenlerin dışında gerçekleşti. Fulya Erdemci XXI dergisindeki röportajında “ (…)kamusal alanlardaki her sanat
projesinin varlık nedeni görünmeyen çelişkiyi ortaya çıkarmaktır.” diyor,
bu cümle Türkiye’nin kamusal sanat algısına işaret ediyor. Çünkü kamusal alanda
sanatın gitgide galerilere, müzelere hapsedilmesine şahit oluyoruz, hem de
“Gezi” gibi bir kamu olayının ortasında.
2003 - İstanbul Bienali'nin kamusal alanlara dağılımı
1987’de
başlayan İstanbul Bienali’nde 2013’e gelindiğinde kamusal alan projelerinin
sayısal olarak azaldığını görüyoruz. Bienalde kentsel dönüşümle birlikte boş
kalan postaneler, adliyeler, tren istasyonları gibi yerler ve ayrıca Gezi
Park’ı da kullanılacaktı; fakat bu gerçekleşemedi. Yerine; Salt Beyoğlu, Arter,
Antrepo No:3, 5533 ve Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda güvenlikli bir
şekilde sergiler izlenebilir hale getirildi. Böylece aklımızda kamusal sanata
ilişkin kalan son eser, 8. İstanbul Bienal’inde Kolombiyalı sanatçı Doris
Salcedo’nun Karaköy Yemeniciler Caddesi üzerindeki iki bina arasındaki boşluğa
1600 adet sandalye yerleştirdiği “Sandalyeler”
adlı eseriydi.
Bienalin kamusal alanlardan çekilmesine rağmen sergi mekânlarının
ücretsiz yapılarak yeni kamusal alanlar yaratılmak istendiği vurgusu yapılsa da
bu yetersiz kaldı. Aynı zamanda kentsel dönüşümün tartışıldığı bu Bienalin
belki de bir yıl öncesinden hazırlanmış olan sanatçı listesi ve eserlerinin
yanı sıra “Gezi”ye referans veren eserler de gözden kaçmamıştı. Hâlbuki
“Gezi”ye birçok sanatçı dâhil olmuştu ve Bienale abone olmuş gibi işlerini
sergileyen sanatçıların yanı sıra Gezi’deki sanatçılar ile bir birliktelik
yapılsaydı çok daha yararlı, yaşayan bir “Kentsel
Dönüşüm ve Kamusal Alanlarda Sanat” konulu Bienal hayata geçebilirdi. Koç Holding ve Eczacıbaşı Holding gibi Bienal sponsorlarının aynı zamanda kentsel
dönüşümün ayağını oluşturan destekçileri olması ve Galata Özel Rum İlköğretim
okulunda Sulukule’deki kent dönüşümü ile ilgili bir videonun oluşu her zamanki
Bienal ironisini akla getirdi.
Sanat eserlerinin çeşitli mekanlarda (galeriler, müzeler) sergileniyor olması, bu eserlerin mekânsal işlevine göre değişebilir, ancak bienalin halktan uzak oluşu ve sadece rant amacı güden sponsorlarının desteği bienali gerçek bir sanat etkinliği yapmıyor. Böylesi bir ortamda belki de farkındalıktan söz etmek çok zorlaşıyor. 13. Bienal’de sponsorların bienalin önüne geçtiğini görüyoruz, hâlbuki daha önce gerçekleşen bienallere baktığımızda kamusal sanatı bienalin özgürleştirmesi söz konusuydu. Her yıl halkın katılımıyla gerçekleşen İstanbul Bienali açılışının bu yıl yapılmaması kamudan korkan bir sanat bienalinin göstergesiydi.
2005 yılında Fulya Erdemci’nin küratörlüğünü yaptığı İstanbul sokaklarında gerçekleşen “Yaya Sergisi 2”de Kemal Önsoy’un Tünel Meydanı’ındaki Ayşe Erkmen’in heykeline yapığı ‘müdahale’ bir vandalist eyleme dönüşünce, Erdemci şöyle demişti: “Üzerine grafiti yapıldı, yolundu, tekme atıldı ancak sabotaja uğrayacağını düşünmemiştik. Bu sergi kamusal alanda, kentlinin ilgisini çekmek için hazırlanmış bir sergi. Bu da kentin bize verdiği cevap. Ancak sert ve şiddet dolu bir cevap.” Bienal planlanan mekânlardan geri çekilmeseydi, belki de kendi kamusallığını tekrar yaratmış olan kent bambaşka bir tepki verecekti.
Doris Salcedo - Sandalyeler - 2003 / İstanbul Bienali
Halil Altındere - Harikalar Diyarı
Sanat eserlerinin çeşitli mekanlarda (galeriler, müzeler) sergileniyor olması, bu eserlerin mekânsal işlevine göre değişebilir, ancak bienalin halktan uzak oluşu ve sadece rant amacı güden sponsorlarının desteği bienali gerçek bir sanat etkinliği yapmıyor. Böylesi bir ortamda belki de farkındalıktan söz etmek çok zorlaşıyor. 13. Bienal’de sponsorların bienalin önüne geçtiğini görüyoruz, hâlbuki daha önce gerçekleşen bienallere baktığımızda kamusal sanatı bienalin özgürleştirmesi söz konusuydu. Her yıl halkın katılımıyla gerçekleşen İstanbul Bienali açılışının bu yıl yapılmaması kamudan korkan bir sanat bienalinin göstergesiydi.
2005 - Yaya Sergileri
2005 yılında Fulya Erdemci’nin küratörlüğünü yaptığı İstanbul sokaklarında gerçekleşen “Yaya Sergisi 2”de Kemal Önsoy’un Tünel Meydanı’ındaki Ayşe Erkmen’in heykeline yapığı ‘müdahale’ bir vandalist eyleme dönüşünce, Erdemci şöyle demişti: “Üzerine grafiti yapıldı, yolundu, tekme atıldı ancak sabotaja uğrayacağını düşünmemiştik. Bu sergi kamusal alanda, kentlinin ilgisini çekmek için hazırlanmış bir sergi. Bu da kentin bize verdiği cevap. Ancak sert ve şiddet dolu bir cevap.” Bienal planlanan mekânlardan geri çekilmeseydi, belki de kendi kamusallığını tekrar yaratmış olan kent bambaşka bir tepki verecekti.
Bienal tamamen
“Gezi”den farklı bir gerçeklikte sürdü ve bitti. Kamu tarafından tüketilmedi
bile ve zaten mekân sergilerinin “kamu”su belli çoğu zaman: akademisyenler ve
sanat öğrencileri. Peki, tüm bunların ışığında geldiğimiz noktada şu soruları
dillendirebiliriz: acaba başka bir Bienal mümkün mü “Gezi”den sonra sanatçının
ve izleyicinin beklentileri değişebilir ve böylece kamusal alanlarda sanatın
daha yaratıcı olması beklenebilir. Bienal, sponsor odaklı olmayan, gerçek
dünyanın odağında, yeni söylemlere sahip sanatçılarla ve buna sahip çıkacak
izleyici kitlesiyle tekrar kamusal alanlarda gerçekleştirilebilir mi?
Kaynakça:
Ertaş,Hülya. Barbar Kent, XXI Dergisi, Sayı: 123 ( Ekim 2013), sfy:35
Arapoğlu,Fırat, Kentte Bienal Var Ama Kimin Umurunda, Genç Sanat, Sayı: 220 (Ekim 2013), syf: 38
Madra,Beral. Gezi’den Sonra Sanat, 11.07.2013, http://istanbulartnews.com/2013/07/11/geziden-sonra-sanat/
Habermas, Jürgen (1962) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İletişim Yayınları)
13.İstanbul Bienali Kataloğu
http://8b.iksv.org/2003/turkce.asp
Kaynakça:
Ertaş,Hülya. Barbar Kent, XXI Dergisi, Sayı: 123 ( Ekim 2013), sfy:35
Arapoğlu,Fırat, Kentte Bienal Var Ama Kimin Umurunda, Genç Sanat, Sayı: 220 (Ekim 2013), syf: 38
Madra,Beral. Gezi’den Sonra Sanat, 11.07.2013, http://istanbulartnews.com/2013/07/11/geziden-sonra-sanat/
Habermas, Jürgen (1962) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (İletişim Yayınları)
13.İstanbul Bienali Kataloğu
http://8b.iksv.org/2003/turkce.asp






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder